Install this theme
———

 FİRÜZAĞA KAHVESİ (CİHANGİR)

En parlak zamanını henüz yeryüzünde Cihangir’in bile keşfedilmediği 2000’li yılların başında yaşayan mahalle kahvesi, şimdilerde bir tür başarısız gazeteci ve hipster yuvasına dönüşmüş durumda. Bir gün mutlaka rock grubu kurup davul çalmak isteyenler, şanını kaybetmiş eski gazeteciler, yakışıklı bir ünlü görebilme umuduyla uzak diyarlardan gelip saatlerce güneş gözlükleriyle oturan nevrotik kadınlar ve her nedense entelektüel taşralılar da burayı mesken tutmuş durumda. Şu aralar ön sıralara kurulup bir fincan orta Türk kahvesi söylemek çok moda. Kahvenin yanına cep boy bir İhsan Oktay Anar kitabı şart! Kahve ve kitabı yan yana getirip kareli masa örtülerini fon olarak kullanabileceğiniz bol filtreli, ‘Firüzağa’ etiketli bir Instagram fotoğrafı çekmek size bol hit (ve fakat beraberinde aşağılanma da) getirebilir. Ayrıca şunu da sormadan geçemeyeceğiz, “Musalla taşına yaslanıp çay içmek” de ne demek oluyor Allah aşkına?

 TERKOS PASAJI (BEYOĞLU)

Hala mı? Cevaplanması gereken tek soru bu… 125 bin parça çirkin ve pis giysi arasından belki 1 tane zevkinize uygun bir parça bulabilmek için saatlerce etrafı talan etmeye, insanlarla boğuşmaya değer mi? 2000’lerde belki gideri vardı ama bu devirde kusura bakmayın; Terkos’a gitmek için hiçbir bahaneniz olamaz. Beyoğlu İş Merkezi bir nebze kabul edilebilir. Ama Terkos? Yapmayın!

 AKMAR PASAJI (KADIKÖY)

90’larda rock nerdeydi diye sorarsanız, alacağınız tek cevap “Akmar!” olabilirdi, evet. Ne yazık ki şimdi yalnızca üniversiteye hazırlık kitapları satılıyor. Mühürdar Caddesi’ne daha kolay çıkmanın peşinde olanlar da Akmar’ı köprü olarak kullanıyor. Esnaf o kadar yalnız ki yalvaran gözlerle size, “Gel otur abla bir çay içelim” diye bakıyor. Ama bedava çay için bile Akmar’da oturulmuyor. Belki Zihni için uğranıyor, ayda yılda bir… Aaah, ah, nerde o eski rockçılar… 

 BARLAR SOKAĞI, KARİN (KADIKÖY)

 Karin hiçbir zaman bir Karga ya da Arka Oda değildi, kabul. Ama 2007-2009 arasında en azından bu mekanlarda gidilmeden önce 1-2 biralık uğrak yeriydi. Karin o yıllarda yaptığı zirveyi, el değiştirdikten sonra asla bir daha yapamadı. Karin’e şimdilerde sadece bir kez giriliyor, o da yanlışlıkla…

 LEMAN KÜLTÜR (BEYOĞLU)

Mis Sokak’ın mizah dergisi Leman bölüne bölüne kuşa döndü. ‘Eh madem mizah yapamıyoruz bari ticaret yapalım’ anlayışına yaslanan Leman Kültür, şimdilerde BağdatCaddesi’nde de ikinci bir şube açtı. Duvarınlarda Daralla Timsah’ın olduğu bir kafede elinde Zara poşetiyle oturan insanlar görmek istiyorsanız ya da Bağdat Caddesi’nde canınız fena sıkıldıysa, amenna… Ama yine de Beyoğlu’ndaki Leman Kültür’e kim gidiyor da ikinci şube bile açılıyor, orası bir muamma, bunu çözemedik. 

 MODA İSKELESİ

İskele olduğu halde herhangi bir vapurun yanaştığını hiç görmediğimiz (herhalde bir ara yanaşmıştır) Moda İskelesi, Beltur’un işletmesine geçip rakıya biraya hayır dediği günden itibaren sarardı soldu ve şimdi yalnızca aile büyüklerinizin ‘naapsak kahvaltıyı dışarda mı yapsak’ dedikleri ve ‘şurası iyiymiş esiyordur’ diyerek tercih ettikleri bir mekan haline geldi. Kahvaltısı dahil çekilecek bir çile olmayan ve o çileye boşu boşuna çok para verdiğiniz Moda İskelesi’ne asla gidilmeme kararı, kayalıklarda rahatlıkla içebileceğiniz ve arkadaşlarınızla sohbet edebileceğiniz gerçeğini deneyimledikten sonra hızla alındı!

 YAKUP 2 (ASMALIMESCİT)

Okay Gönensin ve Selim İleri’den başka kimsenin para yetiştiremediği Yakup’a neden hala “kutlama mekanı” muamelesi yapıldığını anlayabilmiş değiliz. Doğum günü mü? Hop, Yakup! Emeklilik kutlaması mı? Hop, Yakup! Evlilik yemeği mi? Hoop yine Yakup! Şehirdeki yüzlerce meyhane arasından Yakup’un bu kadar öne çıkmasının sebebi, beyaz yakalı entelektüellerin duvarlardaki Turgut Uyar kitaplarına baka baka duygulanması olabilir mi acaba? (Refik için aynı şeyler geçerli değil.)

 AKIN BALIK (KARAKÖY)

Erdek çay bahçesinden bozma allı güllü ışıklandırması artık Yonca Evcimik’ten başka kimsenin ilgisini çekmiyor ama hala ve ısrarla, Karaköy Akın Balık deyince şöyle bir durup uzaklara bakan reklamcılara rastlıyoruz. Bir cuma akşamı plastik sandalyelerde oturup rakı-balık keyfi yapmak hiç bu kadar gereksiz pahalı olmamıştı! Manzara mı dediniz? Henüz kalabalıktan görebilene rastlanmadı…

NOT: Bu bir mizah yazısıdır.

KTL

Korkum bu bu şehir beni 
Daha da yer yedi sekizden önce 
On yirmi kırk elli daha çok sekizden önce 
Bir kuru yer bu yağmur 
Hâlâ aramasındayım

Parayı atıyorum bardağım doluyor 
Nah doldu her şey otomatik yavru 
Gelir avuntusunda çekçek arabasındayım

Bilsem bir Buridan’ın eşşeği 
İki zaman- -farkı ne peki saman

Hangisi daha iyi ölüp gidiyorum yahu

Tekil çoğul k t l güzel ya farkı ne İkin ara bu dünya etin itin yağması

Sonra dokuz üçün kaçı biri ya da fazlası 
Sekiz sakız biz yokuz sülük salak sinekler 
Yedi iklim dört köşe 
Hani yani isterse arayan bulsun beni 
Yedi matinasındayım.

image

http://arsiv.mevsimsiz.net/y-1190/Behcet_Necatigilin_Katli/

Albert Einstein in fuzzy slippers, c. 1950s

Albert Einstein in fuzzy slippers, c. 1950s

kara çocuk

olmaz

olmaz böyle dağılmak

sevgilinin saçları rüzgarda dağılır örneğin

bir çocuk gülümser, bulutlar dağılır örneğin

yok, değil bu benim bildiğim dağılmak, kırılmak, ağrımak başka

dünya adaletsiz

dünya zorba

belki eşitleniriz birgün kanla

Beni ancak bir ağaç anlar

hayatımın yası

solan mevsimim

içimdeki mıh

kalbimdeki har


adağımdır;

kırılan boynum senindir,

al.


bu bendeki kağıt kesiği

bu bendeki gün batımı

açmayan çiçek

küskün çocuklar

ve göğün bütün yağmurları

hatıramdır

al


şimdi yetim bir dünyadır

denizini özleyen martılar

kök saldım yokluğuna

beni ancak bir ağaç anlar


hasretle nasıl başa çıkar ağaçlar

ya denizler?

nasıl ağlar?

ah bu bendeki sonbahar

bu bendeki kırık dal

kanımda solan kırmızı

kirpiklerimde kar


hasretindir yar


hiç olmazsa rüyalarda sar.

Nisuaz partileri
Nisuaz, bugün Ayhan Işık Sokağı olan Kuloğlu Sokak’la İstiklal Caddesi’nin köşesindeydi. Şimdiki Garanti Bankası’nın yerinde. Devrin tüm edebiyatçılarının uğradığ bir pastane olarak edebiyat tarihinde özel bir yer edinmiş. Büyük bir mekâna sahip olan pastane, altı ahşap üstü cam bir paravanla ikiye ayrılmış. Duvarlarının yarısı ahşapla kaplıymış ve ön salonda dörder kişilik masalar bulunurmuş. Çok geniş ve yüksek olan vitrin camı, pastaneyi sokağa yaklaştırır, başka deyişle Nisuaz’da oturanlar kendilerini İstiklal’de oturur zannedermiş. Nisuaz Pastanesi’nin sahibi Niko Kiriçis gibi tüm çalışanları da Rum’muş.

Şairlerin, yazarların ve daha pek çok sanatçının anılarında özel bir yere sahip olan Nisuaz, özellikle cumartesileri düzenlenen toplantılarla, her hafta yeni bir edebiyat ve sanat matinesine ev sahipliği yaparmış. Sait Faik, Orhan Veli’ye gönderdiği 14 Mart 1941 tarihli mektubunda

“Burada eski tas eski hamam. Cumartesi günleri Nisuaz’da üdeba toplanır. Kararlar verilir. Ben ise bir birahane köşesi bulur üdeba meclislerinin, ediplerin, kötü şairlerin dinlerini sikerim, bira içerim.” diye bahsediyor bu toplantılardan; ancak aynı olaya Salâh Birsel’in bakışı biraz farklı:


“Cumartesileri Nisuaz’ın arkası tam bir edebiyat fakültesine dönüşür. O gün oraya edebiyatçılardan başka profesörler de dolar. 20 yıllarını Nisuaz’ı kurtarmaya vermişlerdir. Onlar burada ta 1930’lardan beri toplanırlar… Doğrusunda, bir insanın tek bir kahveye 20 yıl kapılanması az şey değildir. Onun için cumartesi toplantısına gelenleri isterseniz ayakta alkışlayalım. İşte en önde Sabri Esat Siyavuşgil. Onun arkasında her konuda yazan Hilmi Ziya Ülken. Onun arkasında Nisuaz Edebiyat Fakültesi Dekanı Mustafa Şekip Tunç. Onun arkasında yere basmadan yürüyen Vehbi Eralp. Onun arkasında yüreğine odlar düşmüş Bayan Semlin. Onun arkasında Kırtipil adıyla ün salmış Ahmet Hamdi Tanpınar. Onun arkasında, yine ayakta ve hep birlikte alkışlayalım tarihçiler tarihçisi Emin Ali Çavlı. Onun arkasında 1933 yılında İstanbul Üniversitesi’nin yenileştirilmesinde hidrojen gibi açığa çıkan İktisat Profesörü Münir Serim.”


1940’lı yıllarda Cahit Tanyol, Nisuaz’ın müdavimlerini şöyle sıralıyor: “Sait Faik, Edip Ayel, Cavit Yamaç, Gavsi Ozansoy, Celâl Sılay, Suphi Taşkın, Hasan Tanrıkut, Alaattin Hakgüder, Arif Dino, Sabahattin Kudret, Hasan İzzettin Dinamo, Celalettin Ezine, Asaf Hâlet Çelebi, Hüsamettin Bozok, Lütfü Erişçil, Yaşar Çimen, Şakir Sırmalı, Vecdi Bürün. Arada sırada Orhon Murat Arıburnu da gelirdi.”

Faik Baysal da Nisuaz’ın müdavimlerinden olmuş; onun anlattıkları Nisuaz’ın şair ve yazarlar için ne denli önemli bir yer olduğunu bir kez daha göz önüne seriyor:

“1945-1955 arası edebiyatın altın yıllarıydı. Gazeteler edebiyat ekleri yayımlamaya başladı. O yıllarda Nisuaz sanatçıların toplandığı yerlerdendi. Ben Abidin Dino’yu, Arif Dino’yu, Celalettin Ezine’yi, Mustafa Şekip Tunç’u burada tanıdım. Sait Faik de çok sık gelirdi. 

Bir dostumuz vardı. Suavi Koçer. Çok iyi adamdı tam şiirkolikti. Sayfalarca şiir yazar ve mutlaka okumak isterdi. Nisuaz’da otururken bir de baktım Sait Faik’le ona şiir okumaya çalışan Suavi Koçer içeri girdi. Bir ağız dalaşıdır başladı. Sait öfkeliydi. Suavi okumaya devam ediyor. Sait, birden ‘Zorla mı ulan dinlemeyeceğim’ diye bağırmaya başladı. Suavi, kendinden geçmiş şiirini okumaya devam ediyor. Bir yandan da ‘Dur birazdan bitecek’ diyor. Sait daha da sinirlenerek Suavi’ye yumruk patlattı, Selmin Evrim onları ayırdı. Niko, ‘Polis, polis’ diye bağırmaya başladı. Neyse araya girildi ve kavga yatıştı, Sait de çıkıp gitti.


Birkaç gün sonra Sait ile Suavi kol kola girmiş Beyoğlu’nda dolaşıyorlardı. Suavi yine şiir okuyor. O gece, Sait yine Nisuaz’a uğradı. ‘Oh be bitirdi’ dedi, ‘Neyi bitirdi?’ deyince bana dönüp ‘Şiirini bitirdi, okudu bitti’ dedi. Ben de sordum ‘Sen de ne diye dinliyorsun?’ ‘Dinlemeyip de ne yapayım adaşım? Adamın kanında şiir virüsü dolaşıyor, yazdıklarını okumazsa ölecek gibi geliyor bana. Ben de bir şairin ölmesine razı olmam ölecek o kadar adam varken.’ dedi.”


Kapının girişinde bir masa hep boş dururmuş, gelip oturan olursa, garson gelip “Oraya oturamazsınız, orası Arif Dino’nun yeri” diyerek geleni kaldırırmış. Gerçekten kısa süre sonra başında fötr şapkası, pardösülü biri çıkagelir, kâğıt kalemi masaya koyup otururmuş. İşte tam bu anda, Nisuaz’ı sessizlik kaplarmış. Çünkü Arif Dino şiir yazmaktaymış. Bu derin sessizliğin şiire saygıdan olduğunu düşünmek doğru olmayabilir; Arif Dino’nun boyunun 1.90, ağırlığının da 130 kilo geldiği düşünülürse sessizliğin en büyük nedeni bu olsa gerek. Hem Arif Dino’nun çok iyi bir boksör olduğunu bilmeyen de yokmuş Nisuaz’da.


Vehbi Eralp 15 Kasım 1941 Cumartesi günü Yahya Kemal’le gelmiş Nisuaz’a. Hüsamettin Bozok, Ömer Faruk Toprak, Yahya Kemal ve Vehbi Eralp sohbete girişmişler. Orhan Seyfi ve Yusuf Ziya’nın şiirlerini kötüleyen Yahya Kemal konuşmasına şöyle devam etmiş:


“Ben bu Mithat Cemal’i gördüğüm zaman, bu adam ya noter olur ya da balkabağı demiştim. İkisi birden oldu.”