belindeki kemer olayım.
(Source: rapsodistanbul)
BU HAVADA NE OKUNMAZ?
Bu başlıkla asıl söylemek istediğim, kütüphanenizde yeni bir isime yer açmanız gerektiği: Enis Akın. Şu an bu yazıyı okuyan 100 kişiden 99’unun varlığından bile haberdar olmadığı bir isim. ‘Dağdaki Emirler’ ise, onun nisan ayının dengesizliğine yakışmayan, daha ziyade trajik bir aralık veya ocak duygusunda okunabilen yeni şiir kitabı…
Ruhumuzu öldürmek istediğimiz her an için, bir Enis Akın şiirini el altında bulunmak şart. Bir de herkesin ‘en sevdiğim şiiri’ diyebileceği bir dize olmalı. Bakın benimki de bu:
“…
bak işte arkamda geçmişin büyük kırılması
ve cehennem üçe kadar beni saydı, çatırtılara.
nedir bir gülün anlamı, bir
nedir bir gülün anlamı, iki
nedir bir gülün anlamı üç, hayır
bu üç buraya hiç, olmadı.
belki içine çekmeden üflediğin sigaranın, bir
belki yüzünün durduk durmadık pembesi, iki
ama üç hiç olmadı
hayatta kimse kaybettiği anlamı, bulmadı
…”
15 şubat 2012
“… o zamanlar beyoğlu geceleri tünel’den halep çarşısına kadar canlı ve eğlenceliydi. elektrik yok, havagazı vardı. barlar, sinemalar yok, lokantalar ve çalgılı gazinolar vardı. otomobiller yok, ucuz faytonlar, kupalar vardı. elhamra sinemasının yerinde, üst katta -merdiven başında şekilleri değiştirici ve güldürücü aynalariyle- palais de cristal kafe şantanı ve karşısında, şimdi, kırmızı saint-antoine kilisesinin olduğu yerde, kondordia tiyatrosu vardı. halep çarşısından itibaren taksim’e kadar nisbeten daha tenha ve karanlık bir mıntıka başlar ve ortasında büyük ağacı, bunun yanındaki hamidiye çeşmesiyle, küçücük taksim meydanı geçildikten sonra, seyrek ve hafif ışıkların yarı gösterdiği babayâni ve karanlıkça bir yol şişli’ye kadar uzardı.
… insanlar gibi şehirler de nasıl değişiyor! hâtıralarımız hakikatleri görüp de tanıyamıyor, hâtıralarımın sarayları şimdi gördüğüm mahallelere sığamıyor, kubbeleri hâlâ eski velvelelerle dolup taşıyor, ve etrafımdaki şehir bana artık yabancılaşmış gibi görünüyor.”
no reason to stay is a good reason to go.
Bir ödül töreninin düşündürdükleri Geçen hafta Grammy Ödül Töreni’ni izlerken, bu tür organizasyonların bizde neden bir çeşit ‘avamlık gösterisi’ne dönüştüğünü düşündüm

Grammy Ödül Töreni’ni seyrederken o kadar keyiflendim ki, müzik sektörüyle çok da içli dışlı olmamama rağmen gözüme uyku girmedi. Bir sürü güzel adam ve güzel kadın, aynı anda hem zarif hem de çılgın olabilen coşkulu bir kalabalık, hoş bir eğlence… Biraz kıskandım doğrusu. Grammy’i izlemeye giden bütün sanatçıların nev-i şahsına münhasır delilikleri olduğunu görüyoruz, okuyoruz. Lady Gaga’dan tutun Chris Brown’a, Rihanna’dan Paul McCartney’e kadar hepsi birbirinden kaçık… Ama aynı deliler, bir topluluk içine girince nezaket kurallarına son derece uygun davranıyorlar. Hepsinde belli bir giyim-kuşam görgüsü, ince bir mizah anlayışı, zarafet ve bilgeliğin hakim olduğunu görüyoruz. Kimse sahneye çıkıp birilerine laf atmıyor. Kimse bir başkasının üzerinden skandal yaratma peşinde koşmuyor. Ödül alanlar ve alamayanlar laf yarışına girmiyor; hatta bizim için inanması güç ama; birbirlerini tebrik bile ediyorlar! Aynı kategoride rakibi Adele ödül kazanınca, en deli hallerine şahit olduğumuz Lady Gaga bile, nazikçe ve içtenlikle alkışlıyor. Onun adına seviniyor.

Bizdeyse ödül törenleri çalakalem hazırlanır ve sanatçılar “Ödül alacaksam katılırım” şartı koşarlar. Katılanlar da zaten skandal yaratma peşindedir. Grammy’yle karşılaştırmak gibi olmasın, yalnızca bir örnek; Kral TV Müzik Ödülleri’ni hatırlayın mesela. Skandalları, rezaletleri, boykotları, suçlamaları, küslükleri… Herkes birbirinin arkasından konuşuyordu. Tarkan, Hülya Avşar’ı sahnede bilmemkaç saniye beklettiği için dünyanın en büyük azarını işitmişti. Aşağılık kompleksinden ülke yandı, twitter kaynadı! Tuğba Ekinci, kırmızı cart elbisesiyle sahneye fırlayıp skandal yarattı. Sosyal medya bir başarı hikayesiyle değil, kuru avamlıktan yıkıldı! Ödülü rakibe kaptırınca, rahatlıkla, “O değil ben hak ettim” açıklamaları yapıldı. Hazımsızlık diz boyunu aştı. Ego yüksekliğinden hava alınacak, ayak basılacak yer kalmadı… Türlü skandallar, kıskançlıklar ve ‘tatlı’ görünmesi gerekirken ‘ezeli’ görünen rekabetler, bir kez daha içimizi acıttı.
Velhasıl 6 dalda Grammy ödülü alan Adele’in, mutevazılığı ve tatlılığının bizimkilere de örnek olmasıdır dileğim. Bereket versin yaklaşık 89 ödül kategorisi açıp bunların yarısını aynı kişiye verme politikasının sonlanması da müzik camiamız adına, dışarıdan biri olarak temennimdir.
* Yayımlanmasından son anda vazgeçtiğim bu yazının çöpe gitmesini istemedim…
Bugün JJ ile ilgili bir hikaye okudum, çok eğlenceliydi.
James Joyce 1920’lerde Paris’teyken bir partiye katılmış. Yanına bir kadın yaklaşıp, “Ulysses’i yazmış olan elinizi sıkabilir miyim?” diye rica etmiş. Joyce sağ elini kadına uzatmak yerine havaya kaldırmış, birkaç saniye inceledikten sonra, “Size şunu hatırlatayım madam, bu el başka işlere de yaramıştır” demiş.

Allah’ın yerinde olsam, geceleri de gündüz yapardım.
Rüzgarları güneş, yağmurları bulut
Dalgaların da kulağına fısıldardım
Korkmayın, sakin olun, hayat o kadar da zor değil
Allah’ın yerinde olsam, kışları yaz kılardım
Kuşları beyaz, martıları yüksek
Bir vapur düdüğü asardım havaya
Derdim ki, bu da sizin kapı ziliniz olsun
Hep çalsın ki yalnız olmadığnızı hatırlayın
Korkmayın
Hatırlayın
Her şeyi hep unutun ama şunu hiç unutmayın
Hayat o kadar da zor değil
Yanınızdayım.
eğer bir şiir yazabilseydim
çayları, tostları, peynirleri, minik minik zeytinleri
anlatırdım
çünkü şu an çok açım
sevgilim
özür dilerim
